Nobel ödüllü, Polonyalı yazar Władysław Reymont'ın (—orijinal adıyla Chłopi) eserinin (The Peasants) adıyla 2023 yılında filmleştirilen romanda ataerkil toplumun bağnaz yanlarına büyük eleştiriler getiriyor.
Yaklaşık bir asırdan daha fazla bir zaman önce ele alınmış bu eseri Reymont iklimlerle ilintileyerek dört bölüme ayırmış. Sırasıyla:
— Sonbahar (1904)
— Kış (1904)
— İlkbahar (1906)
— Yaz (1909) tarihlerinde yayımlandı.
Film, 100'den fazla sanatçı tarafından tuvale aktarıldı ve ardından (rotoskop tekniğiyle) kameraya alındı. Toplamda 40.000 kareden ve her saniyesi 6 resimden oluşturulmuş. Boyama işi için yaklaşık 1350 litre/300 galon boya kullanılmış.


Reymont, romanında kısaca; 19 yaşındaki genç bir kızın, zengin bir toprak sahibiyle olan evliliğini anlatmaktadır. Polonya'nın bir köyünde geçen bu hikayede "Jagna" isimli bu genç kızın evlilik sırasında ve sonrasında köyde yaşadığı toplumsal gerçekliğin bireyin dünyasında sebebiyet verdiklerine de vurgu yaparak konular işlenmiş. (Açıkçası; halen günümüzde buna benzer şeyleri Çağın Dünyası'nda devam ettiği düşünüldüğünde aradan geçen bir asırdan fazla zamanınnyine de pek bir şeyleri değiştirmediğini görüyoruz.) Tragedya misali; dimağımızla yaşamın içindeki anlaşılması bazı güç durum ve olaylara bakarken neleri irdelememiz gerektiğini usumuza ustalıkla aktarıyor. İnsan dediğimiz mahlukat bir yanda böylesi tiyatral eserler meydana getirebilirken diğer yanda bu derece nasıl da küçülebiliyor. İnsanı, insana anlatan çok yönlü bir eser. Nedense filmde son sahne bende bir "Esaretin Bedeli" havası çağrışımı yaptı.
Hamsun'un "Toprak Yeşerince" adlı eserini bu noktada bir atıfta bulunmakta fayda olacağını düşünüyorum. Kitabın ana karakteri Isak, toprakta geçirdiği yılların ardından kırsalda kendine bir yaşam kurar. Ve yıllar sonra Ingerd isimli bir kadınla evlenir. Evliliklerinde ilk iki çocuğun erkek olmasının ardından üçüncü çocukları kız olması üzerine Ingerd bebeği boğarak öldürür. Isak buna bir anlam veremez. Sonrasında Ingerd'ın tavşan dudak olması ve doğan bebeğinde bu kusurla dünyaya gelmesinin travması sonrasında cinayeti işlediği anlaşılır. Dördüncü çocuğuna hamileyken cezaevine giren Ingerd orada bir kız çocuğu dünyaya getirir. Ingerd'in evine döndükten ve seneler sonra eşi Isak'a seslendiği bir kısımda şöyle der: "...Bir gün, öldürdüğü çocuktan laf açtı. Ne delilik etmişim! diyordu. Onun ağzını da kestirip yeniden diktirirdik. Bunu bilsem, boğmazdım." s.164 — (Knut Hamsun, Toprak Yeşerince, Akvaryum Yayınevi, 2005 - İstanbul) Burada Ingerd'in bahsettiği şey cezaevinde iken tavşan dudağını diktirmesiyle bu kusurdan kurtulmasından bahsetmektedir. Bunu bilmediği için çocukluktan bu yana gelen karşı cins tarafından beğenilmemenin yarattığı travmanın bir anlık cinnetiyle bebeğinin de tavşan dudaklı oluşu nedeniyle onu öldürmesini -bu kusura bağlamaktadır. Ingerd, ameliyat yoluyla doğuştan gelen bu kusurun düzeleceğini bilmediğini -böyle bir cehalet içinde olmamış olsa bu vahşi eylemi çocuğuna karşı gerçekleştirmeyeceğine vurgular.
Güneş Ülkesi'ni kurmak isterken başka bir kaosa sebebiyet veren Spartaküs'ün yaşamını anlatan Arthur Koestler'in, bende var ettiği fikir "Cinsiyetsiz Bir Toplumun Aidiyeti Üzerine" bir düşünce idi. Toplum daha doğrusu insan varlığını sürdürmek için -diğer canlılar gibi üremeye muhtaçtır. Ancak tabiatta hermafroditlik üreme özelliğine sahip canlılarda (solucanların çoğunda,deniz salyangozlarında,sümüklü böceklerde,süngerlerde ve salyangoz gibi omurgasız hayvanlarda) bu özellikler mevcuttur. Tabiatın içinde bu denge kurulurken birbirine bu yönde muhtaçlık duymayan çift cinsiyetli bitki ve hayvanların aralarındaki iletişim biçimi nasıldır? Doğa burada böylesi bir dengeye neden var etme ihtiyaç duymuştur? Kadının yaşadığı başta duygusal ve sonrasında fiziksel şiddetin altında ataerkil toplumun kalıntısı dışında başka hangi sebepler yatmaktadır? Bu ve bunun gibi birçok soruyu aklımdan geçirirken, inanç merkezli olmamak kaydıyla panteist bir yaklaşımla içinde yaşadığım dünyayı anlamaya çalışmakla başlamalıyız.
Köylüler (The Peasants) filmi özünde Reymont'un anlatmaya çalıştığı şey olduğunu düşündüğüm insanın kendi güdülerine esir düşmemesini anlatmaktadır. Balzac'ın "Köylüler" eserini de bu bağlamda okumak gerekir. Çünkü; orada insanın başka yönleriyle nasıl bayağılaştığını çok açık söylemektedir. Ve cehaletimiz koyulaştıkça travmalardan cinnete, yıkımlardan ölüme, var etmekten yok edilişlere, iyilikten kötülüğe evrilen bir kaosun içine sürüklenmekteyiz.
Hem özümüzü hatırlamak uğruna,
hem de —törpülenmesi gereken yönlerimizi görmek için,
Ve daha da önemlisi her gün biraz daha
—kaybettiğimiz insan olmanın erdemi adına...
Böylesi eserleri izleyin, okuyun, düşünün, tavsiye edin.
İyi seyirler, iyi okumalar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yap: