17 Şubat 2025 Pazartesi

Koridor

Hastane koridorlarını oldum olası hiç sevmemişimdir. İçinde ölümün o soğuk yüzünü hatırlatan gri bir şeylerin karaya çalan yanını nedense o duvarlarda hep görmüşümdür. Aile, aidiyet duygusu böylesi şeyler nedense hep bana uzak olmuştu. Yetimhane de büyümemden midir yoksa ruhumun direklerini tutan görünmez iskeletinin haleti ruhiyesi böyle midir, hiç bilmiyorum. Ve insan kendisine uzak dahi olsa bir yakınını kaybettiğinde bir parçasını uçurumdan boşluğa savurmuş gibi hisseder. Zaten çok az sayıda yakınım olduğu düşünüldüğünde içinde bulunduğum çaresizliğin koyuluğunu gayrı siz düşünün. Öldüğünden doktorun ve hemşirelerin habersiz olduğu, çift kişilik oda da tek başına yatmakta olan ölüye -yani babama yaklaştım. Yüzü pencereye dönüktü. Sahile hafiften bir yağmur çiseliyordu. Dışarıdan martıların sesleri geliyordu.

İstemsiz bir biçimde "Baba!..." ünlemi ağzımdan odaya dağıldı.

Öldüğünden habersiz bu sözü her adımda yatağa yaklaşırken gitgide yükselterek tekrarladım. Öldüğünü anladığımda bu sözcük iki parça halinde ağzımdan ölümü vurgulayan biçimde "Ba-ba..." biçiminde havada çınladı.

Ne kadar odanın içinde yığıldığım koltukta babamla camdan dışarı seyrettim, hatırlamıyorum. Ve kendimi toparlayarak benim dışında diğerlerinin de haberi olsun diye oda kapısını açtığımda onu fark ettim. Haliyle o da beni....

Siz kimsiniz, diye sordu.

O babamın ikinci eşinden olan tek kızı, bense ilk eşinden olan tek oğluydum. Aramızda on yaştan fazla fark vardı. Babam öldüğünde ben tam kırk yaşındaydım.

— Babam uyanmış mı, diye tekrar sordu tanışma faslı geçtikten sonra.

Yüzüne bakma cesaretini kendimde bulamadan, "O öldü" dedim. Sanki ölen bir başkasıydı. İçeride kafasını sahile dönük ölmüş olan babam değildi. Yabancının biriydi sanki. Biz birbirimize senelerdir el gibiydik. En son ben üniversiteden mezun olduğumda okul kapısında tartıştıktan sonra bir daha görmemiştim onu. Annemin ölümünden onu sorumlu tutuyordum.

— Nasıl ölmüş, diye tekrar sordu.

Tuhaf bir soru gibi geldi bu soru.

— Bir insan nasıl ölürse öyle ölmüş. Görmek istiyorsan odanın içinde...

O da son cümlenden rahatsız olmuş gibi bir hal takınarak "Ben ölüden korkarım. Sizinle beraber girebilir belki. Yardımcı olur musunuz bana?" dedi.

"Olur" anlamında kafamı salladım. Odanın kapısını açtım. Tekrar odaya girdik. Ağır bir havanın o ilk girişime nazaran odayı kapladığını hissetim. Bir ölü babanın başucunda iki ayrı eşinden olan birer çocuğu olarak oradaydık. Daha önceden bir vesileyle görüşmediğimiz gibi birbirimizden bi'habersiz yaşayıp gidiyorduk, yaşamın içinden.

Babamın yanındaki koltuğa oturup uzun uzun seyretti, onu. Sonra bana dönmeden olduğu yerden, "Biliyor musunuz benimde annem öldü."

Annemin daha önceden ölmüş olduğunu bir vesileyle öğrenmişti. Ancak anlaşılan benden haberi yoktu.

— Neredeydiniz, bunca zaman?

— Yurt dışındaydım.

— Hangi ülkede?

— Nepal'de.

— Niçin bulunuyordunuz, orada?

— Dağcıyım ben.

Uzun bir susuş girdi araya. Camdan dışarıyı seyre daldık. Yağmur şiddetini artırmıştı. Camlara şiddetli bir fırtınanın haberi yollayan rüzgar denizdeki tuzlu suyu yağmur suyuyla beraber hemen sahilde bulunan hastanenin camlarına taşıyordu. Ve bu derin sessizliği hemşirenin sesi böldü. "Hastamız nasıllar bugün?"

Gayri ihtiyari cevap verdim:

— Ölü.

Hemşire şaka yaptığımı zannederek:

— Çok şakacısınız.

"Gayet ciddiyim." dediği esnada o da babamın ölü olduğunu önce yüzünden sonra nabzını yoklayarak anladı. Doktora haber verildi. Diğer klasik hastane prosedürleri falan başladı. Babamın arkadaşlarına ulaşılması gerekiyordu. Lakin ben senelerdir görüşmediğim gibi babamla, onun arkadaşlarıyla da pek bir bağım hiç olmamıştı. İki yabancının tesadüf eseri rastlaşması sonrasında bile aralarında daha fazla birer bağ oluşma ihtimali varken, babamla benim aramızda üzerine mermer düşmüş bir çimenin perişan halde olduğu yerde sararmış, dağılmış bir ortak mazimiz vardı.

Sordu:

— Babamın arkadaşlarından hiç tanıdığınız var mı?

Cevap verdim:

— Hayır. Hiç kimseyi tanımıyorum, dedim.

Cümlemdeki o büyük yokluğu gidermek için "Babamın çok samimi olduğu tek bir dostu vardı. O da Neriman Hanımdı. Yıllardır huzur evinde birbirleriyle arkadaşlık ettiler. Neriman Hanım için huzur evinden izin alabilirsem onu da cenazeye getirmek istiyorum. Ayakları tutmuyor. Yardımcı olur musunuz, bana?"

Yine "Olur," anlamında başımı salladım. Kalktık, huzur evine gittik. Neriman Hanıma alıştıra alıştıra babamın öldüğü haberini verdik. O derece kanıksamıştı ki; dinledikten sonra ağzından tek bir cümle çıktı. "Önce ben gidecektim. O uğurlayacaktı beni. Olmadı..."

Bir ağacın altındaki aile kabristanındaki lahit mezara annesinin yanına defnettik, babamı. Vasiyeti böyleymiş. Bundan bile haberim yok. Ölmeden önce benden üvey kızkardeşime hiç bahsetmemiş. Bunları hep sonradan öğreniyorum. Anneme dair birçok şeyi ise; babam uzun uzun nakletmiş.

Defin işleri bitiyor. Neriman Hanımı huzurevine bırakıyoruz. Huzurevinin kapısının önüne çıktığımızda ayrılmazdan hemen önce aklıma geliyor:

— Adınız neydi?

— Ada.

O da bana soruyor:

— Peki sizin.

— Ata.

Gülüyoruz. Acı bir gülümseyiş bu...

Birbirimizle bir daha görüşmeyeceğimiz o kadar belli ki. Bir telefon alışverişi olmuyor aramızda.

Ve ikimiz iki ayrı yöne doğru yürüyerek oradan uzaklaşıyoruz.

2 Şubat 2025 Pazar

Bir Çuval Kömür, Bir Kalıp Helva

20. yüzyılın başlarında ABD'nin Pensilvanya
eyaletindeki bir kömür madeninde çalışan bir çocuk.

AP fotoğrafı.

Bu hikayede diğer ötekiler gibi başlamıştı. Ancak sıradan görünen ve basite alınmış gerçeklerin paralelinde bitti —aynı yaşamlarımızın birgün biteceği hakikatinin aşikar olması gibi...

İki kardeş gemilerin yapıldığı bir tersanenin yakınlarındaki otelin arka duvarında denizi seyretmektedirler. Küçüğü daha beş yaşına basmamış, ağabeyi ise ondan sadece üç yaş daha büyük. Sabah saatin daha altısı bile değil. Şafaksa daha sökmemiş. Birazdan otelin hademesi yanmamış kömürleri külle karışık olarak beş metrelik istinaf duvarından aşağı dökmeye başlayacak. İki kardeş bir kayanın arkasına saklanmış onun gelmesini bekliyorlar. Aylardan Aralık... Kış kendini iyice hissettirmeye başladı. Denizden esen rüzgar ikisini de hasta edecek yine.

Küçüğü, kaya ile ağabeyinin arkasına saklanmış... Rüzgardan bir parça da olsa kendini korumak için... Üstlerindeki elbiseler kim bilir kimin eskimiş kıyafetleri. Küçüğü soruyor yine:

  Babam seneye gelecekmiş, diyor annem.

Ağabeyi bu lafı kendini bildi bileli duyuyor annesinden. İyi bir kadın, o. Kocasının yokluklarını çocuklarına hissettirmemeye çalışıyor. Kendi babası, iki küçük çocuğu ve kendisi teneke mahallesinde iki göz odalı bir evde yaşamaya gayret ediyorlar. Büyüğü okula gidiyor. Küçüğü ise annesinin yanında sürekli. Annesinin etrafında yok ise mutlaka abisi ile beraberdir. Ağabey en sonunda dayanamayıp, bu söze kızarak karşılık veriyor:

  Öldü bence. Annem bizi kandırmak için öyle söylüyor.

Çocuk bunlar akıllarından geçen şeyleri direkt söylüyorlar birbirlerine. Yetişkin insanlardaki hesaplı konuşma yok onlarda. Onlar böyle konuşup dururken babalarından o sırada hademe görünüyor duvarın üstünde. Yanında başka bir adam var. İlk kez görüyorlar çocuklar bunları. Otelin istinaf duvarı yola yaklaşırken yüksekliği azalıyor. Çocuklar oraya yakın bir yerdeler. Yukarıdan konuşulan şeyleri duyuyorlar. Rüzgarın o yönden estiği de düşünülerse handiyse yanlarında konuşuyorlarmış kadar ayan beyan duyuyorlar. 

Hademe yanındaki adama, "Hani bana ayarlayacaktın. Yalan söyleyip oyalıyorsun beni." Yanındaki adam istediği şeyi alamamış olacak ki, "O sana bakmaz..." diye cevap veriyor. Hademe kızıyor bu söze. "Nedenmiş, bizim ki para değil mi oğlum? Millet bir mi veriyor ben iki misli veririm. İstiyorum onu. Bu akşam, bu akşam... Sana da bir iki yüzlük çalışır. Tamam mı?" Diğer sessiz düşünüyor. Sonunda, "Üç yüz... Üç yüz olursa tamam getiririm." Hademe uzatmıyor, "Tamam" diyor. El sıkışıp duvardan uzaklaşıyorlar. 

Küçük çocuk bir şey anlamadı. Büyüğü ise anladı. Teneke mahallesinde çocuklar erken yaşta neyin ne olduğunu kavrarlar. Küçüğü dayanamayıp soruyor. 

  Ne istedi hademeden? Ben anlamadım.

Büyüğü kardeşine hep açık konuştuğu için bu soruya da öyle cevaplıyor:

  Kadın.... Diğer adam avantasını aldı. Kadını akşama getirecek hademeye. Ama hademe çok çirkin... Neticede o da erkek işini görmek istiyor. Ben büyüyünce....diyor. Lafı yarım kalıyor.

O sırada hademe duvarın üstünde tekrar gözüküyor, el arabasıyla. El arabasının içi külle karışık yanmamış irili ufaklı kömürlerle dolu.

İki kardeş bu görüntüyü bekliyorlar. Yine ellerinde boş un çuvalları duvarın dibindeler...

Hademe hergün ortalama on sefer gidip geliyor, duvarın üstünden kömürleri el arabasıyla dökmek için. Çok uzun sürmüyor işi. El arabasını dikleyip duvardan aşağı dökerken rüzgardan küller bazen havaya doğru yükselip hademenin kirli olan üstünü başını iyice is içinde bırakıyor. O da bazen argoyla karışık bazen de aleni basıyor küfürü ardı ardına. Ama bu akşam kadın gelecek. Hademenin keyfine diyecek, yok. İki kardeşte biliyor bunu. Büyüğü tam anlamıyla biliyor, kadın geldiğinde adamla arasında olacak şeyi. Küçüğü ise bir alışveriş olduğunu anladı, sadece. 

Kül ve kömür beş metreden aşağı düşerken birbirinden büyük oranda ayrılıyor. Çocuklar için faydalı bir şey bu. Yoksa küllerin içinden birde bunları toplamak daha da zor iş olurdu. Külün havada savrulması... Daha şafak sökmeden denizin üstüne doğru... Gemilerin akıntıya göre her gün başka bir biçimde sıralanışı.... İki kardeş duvarın dibindeler.... Ve gidiyor hademe sonunda.... Kadın gelecek akşama. İkisi de biliyor bunu.

Hava soğuk... Ayaz var bugün.... Başlıyorlar kömürleri çift kat yaptıkları çuvalların içine doldurmaya. Bu arada ta demin durdukları kayanın dibinde bir çukurluk alan var. Hiç değilse beş altı çuval yan yana sığıyor. Oraya istifliyorlar. Sonra sağlam daha küçük poşetlere doldurup ta ki çuvallara doldurdukları kömürleri evlerinin arkasındaki kömürlüğe götürene kadar bu işleri sürüyor. 

Neredeyse istisnasız her gün iki kardeş buradalar. Daha şafak sökmeden bu duvarın dibinde. Denizin kaç halini gördüler yıldızlı, yıldızsız, yakamozlu, meltemli, lodoslu... Ve küçüğü kaç kere babasını sorup durdu, büyüğüne.

Eve varıyorlar. Anne bugün işe gitmemiş. İş dediğimiz ev temizliği. Mahalledeki kadınların büyük çoğunluğu ev temizliğine gidiyor. Gecekondu mahallerinin ötesinde apartmanlar dikilmiş. Teneke mahallesine halen su gelmemiş. Elektrik bazen haftada üç dört kere kesiliyor. Gündelikçi kadınların hele de kocasız olanların hayatı daha da zor. Yaşlı babası, yani çocukların dedesi pazarlara çıkıyor. Orada limon satıyor. Pazarcılara yardım ediyor. Ne verirlerse alıp geliyor. Bazen de akşam pazar dağılırken anne ve dede beraber pazara gidip poşetlere dolduruyor, etrafa saçılan, pazarcıların garibanlar için tezgahların altına üstüne bıraktıkları şeyleri. Ancak mahalleye girmeleri çok geç saatlerde oluyor. Çünkü kolu komşudan utanıp sıkıyor anne ve dede. Komşuların dörtte biri pazarlara böyle gidiyor. Birbirlerinin hallerini bilmelerine rağmen böylesi şeylerden hiç bahsetmiyorlar, birbirlerine. 

Fakir insanlar, çocuklarının gururunu kendi şahsiyetlerinden üstün tutarlar. Onların bir sözle yaralanacaklarını düşünürler. Halbuki bu çocuklar her gün yara üstüne yara alarak devam etmektedirler, yaşamlarına. 

Bakkal veresiyeyi keseli on günden fazla oldu. Anne bugün işe çıkmamış. Pazardan da pek bir şey yok. Bir bütün lahana... Anne bundan kapuska çorbası yapacak... Onun dışında pek bir şey kalmamış. Anneyle dede yüzlerine bakıp duruyorlar. Kadın kapuska yapmak için mutfağa giriyor. Dede yanına gidiyor. Ve aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

  Baba bakkala gidip biraz helva alsan.

  Veresiye verir mi, hesap çakılı?!

  Bir kalıp helva sadece baba.

  Peki, diyor dede ve bakkala gitmek için evden çıkıyor. 

Eve döndüğünde elinde bir kalıp helva var. Anne yüzüne bakıyor, dedenin. Nasıl verdi, diye soruyor. Dede suskun. Anne ısrar ediyor. Dede, "Sigara paramı verip aldım." diyor. Yoksa bakkalcı veresiye artık vermeyeceğini söylüyor. 

Akşam kapuska çorbası, sabah helvanın yanına annenin komşulardan borç aldığı üç patatesin kızartılması ile yapılan kahvaltıyla güne başlıyorlar. Anne gündeliğe gidiyor. dede semt pazarlarına. Çocuklar kömüre... Baba nerede kimse anne dahil kimse bilmiyor. 

Hademe türkü söylüyor bu sabah. Belli ki kadın gelmiş. 

Bugün rüzgar yok. Hava mis gibi iyotlu deniz kokuyor. 

Kömür külle karışık direkt iniyor duvarın dibine.

Ve küçüğü soruyor abisine:

  Babam seneye gelecekmiş, diyor annem.

Büyüğü usanmış gerçeği söylemekten artık sadece "Evet" diyor küçüğüne....

23 Aralık 2024 Pazartesi

Rohe'nin de dediği gibi: "Az çoktur."

İznik Gölü ve Sualtı Bazilikası M.S. 4-5 yy.

Eski çağlarda Askania olarak adlandırılan günümüzde Bursa ili İznik ilçesinde bulunan İznik Gölü'nde 2014 yılında bir sualtı bazilikasının bulunduğu haberiyle gündeme geldi. Bazilika, kıyıdan 50 metre açıkta, ortalama 2-3 metre derinlikteki bir suyun altında bulunmaktadır. Yapı yaklaşık 41 metre uzunluğunda, 18,5 metre genişliğindedir. Bazilika içerisinden çıkarılan sikkelere göre M.S. 4-5. yy.'larda inşa edildiği düşünülmektedir. Bu kilise planlı bazilikanın gün yüzüne çıkması üzerine arkeoloji uzmanları başta olmak üzere diğer bilim insanları "Aziz Neophytos'un anısına inşa edilen kayıp kilisenin burası olabilir mi?, Hristiyanlığın dört büyük mezhebinin de tanıdığı I. Konsil M.S. 325 yılında İznik'ten toplanılan ve Vatikan'dan Cappella Sistina'da yer alan freskteki Senatus Sarayı'nın yeri olma ihtimali nedir?, ayrıca Roma İmparatoru Commodus'un, mimar Baktyanus'a inşa ettirdiği Apollon Tapınağı bu bazilikal planlı yapının altında olabilir mi?" sorularına yanıtlar aramaktadırlar. İznik Gölü ve Sualtı Bazilikası ile ilgili çalışmalar halen İznik Arkeoloji Müzesi Başkanlığı'nca yürütülmektedir.

Gezgin James Dallaway 1794 yılında İznik'e uğramış ve gölün dibindeki kalıntıların görülebildiğini söylemiştir. —Yıldırım, F., 14. Yüzyıldan Cumhuriyet Dönemi'ne kadar Yabancı Seyyahların Gözünden Bursa İlindeki Mimari Eserler (Bursa 2013)


Bazilika, Erken Hristiyan döneminin en bilindik kilise yapılarıdır. Anadolu Bazilikası ise; sıralı sütunların boylamasına neflere bölünmüş dikdörtgen yapıların bir planda bir araya gelmesini içermektedir. Genel anlamda orta nefin yanında, iki revak sırasıyla ayrılmış yan nefler yer almaktadır. (Bu tip bazilikalara üç nefli bazilika da denmektedir.)

Nef, narteks, apsis gibi bazilikanın mimari öge unsurlarını anlamlarını da açıklayarak görsellerle açıklayarak Erken Hristiyan dönemine ait dini mabetlerin -daha doğrusu ilk kilise tiplemeleri olan bazilikaları mimarisini tanıyalım.

Nef, bir bazilika kilisesinin merkez koridoru veya bir kilisenin arka duvarı ile kesişme noktasının
en uzaknoktası arasında yer alan ana gövdesi ve koridordaki transept denilen çapraz neftir.

Transept karesikilise mimarisinde binanın merkezinde bir transept 
ile ana 
nefin birleştiği yerde bulunan dört köşeli bölge.

Narteks, Erken Hristiyan ve Bizans Bazilika ve kiliselerinde,
kilisenin ana mekanına açılan giriş bölümüne verilen addır.

Apsis, Hristiyanlıkta dini mabetlerin sunak odasını kapsayan, çoğunlukla yarım daire 
ve -ya da çokgen, bazen de nadiren dikdörtgen olan mimari öge unsurudur.

Nef diye tabir edilen uzun koridorlar bütünü diyebileceğimiz bu kısımlara, ruhban sınıfından olmayan Hristiyanlar (laikat) tarafından erişilebilen bir kilise bölgesidir. Narteksle, nefler sütunlar veyahut duvarlar vasıtasıyla ayrılır. Ayasofya iki narteksli bazilikalara bir örnektir. Giriş kısmına dış narteks, oradan kapı ile girilen ikinci kısma ise iç narteks denir. Yine bazilikaların iç mimari unsuru olan apsislerde, yan şapellerden veya apsislerden açılan küçük apsislere, mimari açıdan apsidiyol denir.

Bazilikalar mimari tipleri açısından genel olarak dörde ayrılır:

Merkez Plan Tipli Bazilikalar: Kare şekline sahip ana planı çokgen yapılı bazilikalardır. Orta bölüm yuvarlak olup, yapının tamamını örten bir kubbesi vardır. İstanbul'daki Küçük Ayasofya Camii ve St. John Studios Kilisesi (M.S. 463) buna bir örnektir.

Kubbeli Bazilikalar: Orta nefin üzeri kubbesi ile kapalı olan bazilikalardır. İstanbul'daki Ayasofya (Hagia Sophia) ve Aya İrini Kililesi kubbeli bazilikalardır.


Haç Planlı Bazilikalar: Orta nef, dört ayaklı ne ile örtülüdür. Kariye Camii (Khora Manastırı), Atik Mustafa Paşa Camii (Hagia Thekla Manastırı) ve Parhal Kilisesi (Parhali Manastırı M.S. 9-10 yy.)

Düzme Bazilikalar: Orta nefin doğrudan ışıklandırma penceresi olmayan bazilikalardır.

Hristiyan inancında bazilikalar, bilhassa litürji (dua usulü) inananların daha katılımcı olmalarını sağlamak adına açık yapılı erken dönem kilise tasarımı olan dini mabetlere iyi birer örnektir. Anadolu Bazilika Geleneği'nde ise; Alahan Manastırı'ndaki Doğu Kilisesi üç neflidir. Gotik unsurların öne çıktığı, yaklaşık 8 metrelik dikdörtgen kuleler üzerinde orta nef yükselmektedir. Bu dini mabetlerin göze çarpan özelliklerinden biri de duvarlarında çeşitli dini motifler başta olmak üzere hayvan ve dönemin baskın taş mimari süslemeleridir.

Evliya Çelebi'nin "Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor." 
diye anlattığı Alahan Manastırı

İran-Suriye-Kafkasya bölgelerinde Erken Hristiyan dönemlerinin izlerini taşıyan bazilikalar coğrafyadaki güç dengelerinin değişmesiyle el değiştirerek han, kervansaray ve camii olmak üzere başka tahsis alanlarında dönemin şartları altında dini ihtiyaçlar başka olmak üzere kullanılmışlardır. Başlarda egemenlerin yargılama ve din dışı diğer faaliyet alanları olan (ekonomik ve devletin kurumsal olarak yerine getirmesi gereken işlerin görüldüğü) bir yer olan bazilikalar bir noktada üzerilerine tapınaklar inşa edilmek, kilise ve manastıra çevrilmek suretiyle dini açıdan asıl amaçlarına uygun biçimde mimarisine tekrar kavuşmuştur. Aradan geçen yüzyıllar içerisinde dini inançların mimari de nasıl bir bakış açısı yarattığı ve insanın anlam arayışının kültürel birikime nasıl katkı sunduğunu da böylece görmüş oluyoruz.

Ayrıca başta Anadolu Selçuklu geleneğine ait mimari olmak üzere Osmanlı mimari ve kültürüne derinden ve olumlu etki-katkıları bulunmaktadır. Roma ve Bizans dönemlerinden kalmış bu eşsiz eserlerin başta camii olmak üzere han ve kervansaraylara dönüştürülerek kendi kültür ve mimarimize de ışık tutarak genel felsefemize büyük katkılar sunmuş olduğunu yadsıyamayız. 

Yalın ve sadelikten yana bir mimari olan bazilikalar için en kısa ve anlamlı sözün Mimar Mies van der Rohe'nin sözü olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bu sözü bazilikalar için söylememiş ise de; ben bu sözünün bazilikalara uygun düştüğü kanaatindeyim. Rohe'nin de dediği gibi: — "Az çoktur."

19 Kasım 2024 Salı

The Peasants: Köylüler

"Köylüler" filminin afişi (2023 yapımı)

Nobel ödüllü, Polonyalı yazar Władysław Reymont'ın (orijinal adıyla Chłopi) eserinin (The Peasants) adıyla 2023 yılında filmleştirilen romanda ataerkil toplumun bağnaz yanlarına büyük eleştiriler getiriyor.

Chłopi (Köylüler) İlk Baskısı
Yaklaşık bir asırdan daha fazla bir zaman önce ele alınmış bu eseri Reymont iklimlerle ilintileyerek dört bölüme ayırmış. Sırasıyla:

— Sonbahar (1904)

— Kış (1904)
— İlkbahar (1906)
— Yaz (1909) tarihlerinde yayımlandı.

Film, 100'den fazla sanatçı tarafından tuvale aktarıldı ve ardından (rotoskop tekniğiyle) kameraya alındı. Toplamda 40.000 kareden ve her saniyesi 6 resimden oluşturulmuş. Boyama işi için yaklaşık 1350 litre/300 galon boya kullanılmış.

Reymont, romanında kısaca; 19 yaşındaki genç bir kızın, zengin bir toprak sahibiyle olan evliliğini anlatmaktadır. Polonya'nın bir köyünde geçen bu hikayede "Jagna" isimli bu genç kızın evlilik sırasında ve sonrasında köyde yaşadığı toplumsal gerçekliğin bireyin dünyasında sebebiyet verdiklerine de vurgu yaparak konular işlenmiş. (Açıkçası; halen günümüzde buna benzer şeyleri Çağın Dünyası'nda devam ettiği düşünüldüğünde aradan geçen bir asırdan fazla zamanınnyine de pek bir şeyleri değiştirmediğini görüyoruz.) Tragedya misali; dimağımızla yaşamın içindeki anlaşılması bazı güç durum ve olaylara bakarken neleri irdelememiz gerektiğini usumuza ustalıkla aktarıyor. İnsan dediğimiz mahlukat bir yanda böylesi tiyatral eserler meydana getirebilirken diğer yanda bu derece nasıl da küçülebiliyor. İnsanı, insana anlatan çok yönlü bir eser. Nedense filmde son sahne bende bir "Esaretin Bedeli" havası çağrışımı yaptı.

Hamsun'un "Toprak Yeşerince" adlı eserini bu noktada bir atıfta bulunmakta fayda olacağını düşünüyorum. Kitabın ana karakteri Isak, toprakta geçirdiği yılların ardından kırsalda kendine bir yaşam kurar. Ve yıllar sonra Ingerd isimli bir kadınla evlenir. Evliliklerinde ilk iki çocuğun erkek olmasının ardından üçüncü çocukları kız olması üzerine Ingerd bebeği boğarak öldürür. Isak buna bir anlam veremez. Sonrasında Ingerd'ın tavşan dudak olması ve doğan bebeğinde bu kusurla dünyaya gelmesinin travması sonrasında cinayeti işlediği anlaşılır. Dördüncü çocuğuna hamileyken cezaevine giren Ingerd orada bir kız çocuğu dünyaya getirir. Ingerd'in evine döndükten ve seneler sonra eşi Isak'a seslendiği bir kısımda şöyle der: "...Bir gün, öldürdüğü çocuktan laf açtı. Ne delilik etmişim! diyordu. Onun ağzını da kestirip yeniden diktirirdik. Bunu bilsem, boğmazdım." s.164 — (Knut Hamsun, Toprak Yeşerince, Akvaryum Yayınevi, 2005 - İstanbul) Burada Ingerd'in bahsettiği şey cezaevinde iken tavşan dudağını diktirmesiyle bu kusurdan kurtulmasından bahsetmektedir. Bunu bilmediği için çocukluktan bu yana gelen karşı cins tarafından beğenilmemenin yarattığı travmanın bir anlık cinnetiyle bebeğinin de tavşan dudaklı oluşu nedeniyle onu öldürmesini -bu kusura bağlamaktadır. Ingerd, ameliyat yoluyla doğuştan gelen bu kusurun düzeleceğini bilmediğini -böyle bir cehalet içinde olmamış olsa bu vahşi eylemi çocuğuna karşı gerçekleştirmeyeceğine vurgular.

Güneş Ülkesi'ni kurmak isterken başka bir kaosa sebebiyet veren Spartaküs'ün yaşamını anlatan Arthur Koestler'in, bende var ettiği fikir "Cinsiyetsiz Bir Toplumun Aidiyeti Üzerine" bir düşünce idi. Toplum daha doğrusu insan varlığını sürdürmek için -diğer canlılar gibi üremeye muhtaçtır. Ancak tabiatta hermafroditlik üreme özelliğine sahip canlılarda (solucanların çoğunda,deniz salyangozlarında,sümüklü böceklerde,süngerlerde ve salyangoz gibi omurgasız hayvanlarda) bu özellikler mevcuttur. Tabiatın içinde bu denge kurulurken birbirine bu yönde muhtaçlık duymayan çift cinsiyetli bitki ve hayvanların aralarındaki iletişim biçimi nasıldır? Doğa burada böylesi bir dengeye neden var etme ihtiyaç duymuştur? Kadının yaşadığı başta duygusal ve sonrasında fiziksel şiddetin altında ataerkil toplumun kalıntısı dışında başka hangi sebepler yatmaktadır? Bu ve bunun gibi birçok soruyu aklımdan geçirirken, inanç merkezli olmamak kaydıyla panteist bir yaklaşımla içinde yaşadığım dünyayı anlamaya çalışmakla başlamalıyız. 

Köylüler (The Peasants) filmi özünde Reymont'un anlatmaya çalıştığı şey olduğunu düşündüğüm insanın kendi güdülerine esir düşmemesini anlatmaktadır. Balzac'ın "Köylüler" eserini de bu bağlamda okumak gerekir. Çünkü; orada insanın başka yönleriyle nasıl bayağılaştığını çok açık söylemektedir. Ve cehaletimiz koyulaştıkça travmalardan cinnete, yıkımlardan ölüme, var etmekten yok edilişlere, iyilikten kötülüğe evrilen bir kaosun içine sürüklenmekteyiz. 

Hem özümüzü hatırlamak uğruna,
hem de —törpülenmesi gereken yönlerimizi görmek için,
Ve daha da önemlisi her gün biraz daha 
—kaybettiğimiz insan olmanın erdemi adına...
Böylesi eserleri izleyin, okuyun, düşünün, tavsiye edin.

İyi seyirler, iyi okumalar. 

20 Eylül 2024 Cuma

Mutluluk

İnsan mutluluğun en büyüğüne,
ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilir.
 Marcus Tullius Cicero
Sene 2007,
Aylardan Nisan...

Üniversite bitmiş, iş hayatına da alışmış olduğumuz dönemler...
İki arkadaş  "Bir filme gidelim," dedik. İki sinemanın arka arkaya caddelerde sıralandığı bir yerde Zülfü Livaneli'nin aynı adlı eserinden uyarlanan "Mutluluk" filminin afişine denk geldik.

Filmden beklentimiz bir Anadolu gerçekliğiydi ve daha fazlasını anlattı bize. Önümüze bir ülke panoramasından kesitler açtı. Aile, ikili ilişkiler, gelenek, örf ve adetler, taassup sahibi sandığımız ancak ataerkil toplumun köklerinden arta kalan şeylerin bize nasıl zararlar verdiğini anlatan ve vicdan sahibi sandığımız insanların sessiz yığınlara dönüşürken az sayıda bazı kimselerin bir gemi mendireği gibi nasıl bir şeyleri ayakta tuttuğu, tutmaya çalıştığı çabasını parçalar içinden bir bütünlük ile gösterdi.

Metropol tabir edilen büyük kentlerde genelde sinemalarda dram filmleri beklenen ilgiyi görmez. Seyirciler pek itibar böylesi filmlere... Sinemaya girdiğimizde dimağımda kaldığı kadarıyla yakın bir arkadaşımla benim dışımda iki kişi daha vardı. Küçük ölçekte bir salonda toplamda dört kişi bu filmi izledik. 

Filmin son kısmında jenerik akarken yerimden kalktığımı hatırlıyorum. Nefes alma ihtiyacı hissettim. Bir ağırlık duygusu, "Nasıl olur?" sorusu kendimi sorduklarım arasındaydı. Sinema salonu alt kattaydı ve üst kata gişenin olduğu yere çıktığımızda gişeye filmin daha kaç hafta oynayacağını sordum. Dram filmlerinin üç haftadan fazla perde de kalmadığından bahsetti. 18 yaş üstü genç ve yetişkin saydığımız seyircilerin ağırlıklı olarak macera ve aşk filmlerine, orta yaş grubundaki insanların ise; aksiyon, bilimkurgu veya aşk filmlerine girdiklerinden bahsetti. Salondan "Teşekkür" edip, ayrıldık.

"Mutluluk" sözlükteki bize öğretilen bir kelime değildi, sadece. Başka açılardan da bakarsak ütopik bir kavramdı aynı zamanda insan için. Şöyle ki; insan ömrünün totalini ele aldığınızda idealize etmeye çalıştığımız bireysel tutkular ve hırslarla dolu yaşamımız dışında size pamuk ipliğiyle bağlı birçok yaşam da eklenerek sunuluyor. Cennetvari bir dünya da cehennemi yaşadığımızdan bahsetmiyorum bile. Şu soru akıllara gelebilir bazı kimseler için, "Ben ölsem üç sonra hayat normale döner. Bir şekilde hayat kaldığı yerden devam eder..." Muhakkak dere akmaya devam edecektir ve su nihayetinde yine deltasından denize dökülecektir. Hayatın olağan koşullardan bahsetmiyorum. Burada mutluluğu, ulaşılamayan -yarım kalan travmatik bir yönüyle ele alıp değerlendirmek için bu yazıyı deklare ediyorum. 

"Mutluluk" filminin tesiri altında kaldıktan sonra merakla kitabını da alarak okudum. Kült filmlerde dâhi bilirsiniz ki eserin birebir ayrıntısına, dokusuna, anlatması gereken bazı küçük nüanslara yer, mekan, kavram ve düşünce olarak uyulması ve tutarlılık açısından örtüşmesi gerekirken ıskalanan noktalar muhakkak olur. Ancak bu filmde eserin üzerine koyduğu fazladan şeyler bile var. Zülfü Livaneli, "Mutluluk" eserinde sanki orada ip sadece Meryem'in boynuna değil de bütün bu kadere terk edilmişlere ilmeğin atılmışçasına salt gerçekliği okuyucuya aktarmış. Filmde o iple yüzleşmek zorunda kalan -mağdur edilen kişilerin kaderi üzerine insan düşünmeden edemiyor. 

Özgü Namal'ın doğudaki kadın ve kızları temsil eden "Meryem", Talat Bulut'un bir akademik kişiliğe sahip aydın kesimi tarifleyen "İrfan", ataerkil toplumun kalıntısı ile iyicil duygularıyla karşılaşmak zorunda bırakılan Murat Han "Cemal" karakteriyle filmde yer almaktadırlar. Diğer oyuncalar ise sırasıyla; İrfan'ın karısı Leyla Mansur, Meryem'e kötülük eden Mustafa Avkıran "Ali Rıza", Emin Gürsoy "Tahsin", Alpay Kemal Atalan "Sezgin", Leyla Başak, Şebnem Köstem ve Meral Çetinkaya.

Doğudaki kadının makus talihine vurgu yaparak Meryem'in bir su kenarında saflığını yitirmiş ve kirletilmiş haliyle başlar, film. Cemal askerden gelir ve Meryem'in sorgusuz sualsiz infazı ona verilir. Zira töre böyledir. Meryem'i alıp trenle İstanbul'a gelirken bütün bu kötülüklerin kökünü tam bilmeden O'nu (Meryem'i) sevmeye başlar. Bir akrabalarının yanından hasımlarının peşlerine düştüğü haberi gelmesi üzerine yola düşerler. O sırada rastlaşarak Ege kıyılarında inziva halinde olan İrfan'la denizdeki yatına misafir olurlar. Olaylar bu süreçte ilerlerken İrfan'da Meryem'e kayıtsız kalamaz ve ondan etkilenir. En nihayetinde Meryem'e tecavüz edenin öz amcası Ali Rıza -yani Cemal'in babası olduğu açığa çıkar. 

Filmde "Cemal" rolünde Murat Han, "Meryem" rolünde Özgü Namal

Film, 2007 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde ulusal uzun metraj film yarışmasında aday gösterilir. Özgü Namal ise; filmdeki başarılı performansıyla "Altın Portakal" ödülünü alır. Ülkenin yakın geçmiş gerçekliğine dair bir kesitten bu filminde yönetmeni Abdullah Oğuz bu filmiyle geçmişe bir not düşerek -gelecek günlere bir iz düşümü sağlamıştır.  

Özünde film bize şunu anlatmaktadır: Töre; yazılı olmayan ancak hukuksal anlamlar taşıyan ve bilhassa Doğu toplumları ile dünyanın bir kısmında hala kendi kurallarını işleten bir kavramdır. Töre; bilhassa halk ağzında hukuk veyahut mahkeme anlamlarında kullanılır. İstemeyerek de olsa misal vermemiz gerekirse; "Töreye kurban gitti..." sözünü haberlerde, gazete manşetlerinden bolca hatırlamak mümkün...

Bugünün penceresinden bu film bağlamında iki cinsten meydana gelen insanın yaşam kesitine baktığımızda ataerkil bir toplumda töreler hep varolagelmiştir. Coğrafyanın kader sayıldığı toplumlarda bu böyle olmaya devam edecektir. Asıl acı olan şey ise; bir zamanlar ülkemizde 1948 senesine kadar İsmet İnönü Paşa'nın arkasında durduğu "Köy Enstitüleri"nin yine onan eliyle kapatılması gerçeğidir. Tekrar feodal yapı eski gücünü eline alarak bir yanıyla bugünkü koşulların oluşagelmesine zemin hazırlamıştır.

Hala "Köy Enstitüleri" kapatılmasaydı, geçen 70 küsur senede bize ne kıymetli şeyler verirdi, diye düşünmeden edemiyorum. Köyde kendi kaderine terk edilmiş bilhassa kız çocukları okumuş olsaydı, okutulsaydı, o okullar kapatılmasaydı, bugün yaşadıklarımız cereyan eder miydi? O pilot okullar ülke geneline yayılsaydı, oradan yetişecek kuşaklar topluma nasıl yön verirdi? Bu ve bunun gibi sorular hep askıda kalacak...

Evelyn Reed'in "Kadının Evrimi" adlı eserinde bu uzun mesele için kısaca şöyle der:
— Dünyada yalnızca son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmektedir. Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiş, hayvandan insana geçişte en önemli rolü kadınlar üstlenmişlerdir. Dünyamızdaki ilk çiftçiler, ilk doktor ve bilim insanları kadındır. Toplumsal güdülerin gelişmesine cinsel ilişkiler değil, anasal işlevler yol açmıştır. Dişi cins, erkekleri hayvanlıktan çıkarıp insanlığa yükseltmiş, ırkımızı uygarlığın eşiğine getirmiştir. Erkekler sürekli olarak avlanmakta ve savaşmaktaydılar. Bu nedenle insanlığı hayvansı yaşantısından kurtarıp insan özellikleriyle donatma işi, kadınlara kalmıştı. Kadınlar bir arada çalışmaktaydılar. Bunun sonucu olarak, anaerkil toplum, insanların birbirlerine karşı kardeşçil duygular beslediği bir başka toplumsal dizgeyi yarattı. Aslına bakılırsa, kadınlar, erkeklere birbirleriyle ve diğer türdeşleriyle geçinmeyi öğretti. (Payel Yayınları, 3. Basım)

Ademoğlu ana rahminde erkek veyahut kadın olarak cins ayrımına uğramadan evvel önce insandır. Gebelik yükümlülüğünün kadına yüklenmiş olması erkeği bu yükten hiçbir açıdan kurtar(a)maz. Tabiatta çift eşeyli bitkiler ve hayvanlar vardır. Bunlar başka bir cinse ihtiyaç duymadan kendiliğinden üreyerek çoğalırlar. Ancak insan öyle olmadığı gibi zeka ve ahlak taşıması, usu ve iradesiyle hayvandan ayrılması, vicdan ve öte dünyaya dair kaygıları ile sorumluluk altındadır.

Mutluluk bunca şey söyledikten sonra bana göre önce insanın kendindeki beni bulması halidir. Ve ataerkil toplumun uzantıları, feodal düzen baskısı, aristokrat sınıfın laf geveleyip aslında çoğu şeyi arkaya itmesi, bizim gibi toplumlarda çok uzun süren değişim umutlarının köreltilmesi vs. -toplamında realite içinde bakarsak tek ömürde değişmeyen demokrasi demek. 

Ailelerin çocuklarının yaşama hakkına saygı duyduğu, bazı tabu ve törelerin değil de insanın yaşama hakkının kutsal sayılması gerektiğini anladığımızda mutluluktan pek uzak olmayacağız.

Yoksa; böylesi kitapları epeyce okur, filmlerin üzerine ise; daha çok düşünürüz.