Hastane koridorlarını oldum olası hiç sevmemişimdir. İçinde ölümün o soğuk yüzünü hatırlatan gri bir şeylerin karaya çalan yanını nedense o duvarlarda hep görmüşümdür. Aile, aidiyet duygusu böylesi şeyler nedense hep bana uzak olmuştu. Yetimhane de büyümemden midir yoksa ruhumun direklerini tutan görünmez iskeletinin haleti ruhiyesi böyle midir, hiç bilmiyorum. Ve insan kendisine uzak dahi olsa bir yakınını kaybettiğinde bir parçasını uçurumdan boşluğa savurmuş gibi hisseder. Zaten çok az sayıda yakınım olduğu düşünüldüğünde içinde bulunduğum çaresizliğin koyuluğunu gayrı siz düşünün. Öldüğünden doktorun ve hemşirelerin habersiz olduğu, çift kişilik oda da tek başına yatmakta olan ölüye -yani babama yaklaştım. Yüzü pencereye dönüktü. Sahile hafiften bir yağmur çiseliyordu. Dışarıdan martıların sesleri geliyordu.
— İstemsiz bir biçimde "Baba!..." ünlemi ağzımdan odaya dağıldı.
Öldüğünden habersiz bu sözü her adımda yatağa yaklaşırken gitgide yükselterek tekrarladım. Öldüğünü anladığımda bu sözcük iki parça halinde ağzımdan ölümü vurgulayan biçimde "Ba-ba..." biçiminde havada çınladı.
Ne kadar odanın içinde yığıldığım koltukta babamla camdan dışarı seyrettim, hatırlamıyorum. Ve kendimi toparlayarak benim dışında diğerlerinin de haberi olsun diye oda kapısını açtığımda onu fark ettim. Haliyle o da beni....
— Siz kimsiniz, diye sordu.
O babamın ikinci eşinden olan tek kızı, bense ilk eşinden olan tek oğluydum. Aramızda on yaştan fazla fark vardı. Babam öldüğünde ben tam kırk yaşındaydım.
— Babam uyanmış mı, diye tekrar sordu tanışma faslı geçtikten sonra.
Yüzüne bakma cesaretini kendimde bulamadan, "O öldü" dedim. Sanki ölen bir başkasıydı. İçeride kafasını sahile dönük ölmüş olan babam değildi. Yabancının biriydi sanki. Biz birbirimize senelerdir el gibiydik. En son ben üniversiteden mezun olduğumda okul kapısında tartıştıktan sonra bir daha görmemiştim onu. Annemin ölümünden onu sorumlu tutuyordum.
— Nasıl ölmüş, diye tekrar sordu.
Tuhaf bir soru gibi geldi bu soru.
— Bir insan nasıl ölürse öyle ölmüş. Görmek istiyorsan odanın içinde...
O da son cümlenden rahatsız olmuş gibi bir hal takınarak "Ben ölüden korkarım. Sizinle beraber girebilir belki. Yardımcı olur musunuz bana?" dedi.
"Olur" anlamında kafamı salladım. Odanın kapısını açtım. Tekrar odaya girdik. Ağır bir havanın o ilk girişime nazaran odayı kapladığını hissetim. Bir ölü babanın başucunda iki ayrı eşinden olan birer çocuğu olarak oradaydık. Daha önceden bir vesileyle görüşmediğimiz gibi birbirimizden bi'habersiz yaşayıp gidiyorduk, yaşamın içinden.
Babamın yanındaki koltuğa oturup uzun uzun seyretti, onu. Sonra bana dönmeden olduğu yerden, "Biliyor musunuz benimde annem öldü."
Annemin daha önceden ölmüş olduğunu bir vesileyle öğrenmişti. Ancak anlaşılan benden haberi yoktu.
— Neredeydiniz, bunca zaman?
— Yurt dışındaydım.
— Hangi ülkede?
— Nepal'de.
— Niçin bulunuyordunuz, orada?
— Dağcıyım ben.
Uzun bir susuş girdi araya. Camdan dışarıyı seyre daldık. Yağmur şiddetini artırmıştı. Camlara şiddetli bir fırtınanın haberi yollayan rüzgar denizdeki tuzlu suyu yağmur suyuyla beraber hemen sahilde bulunan hastanenin camlarına taşıyordu. Ve bu derin sessizliği hemşirenin sesi böldü. "Hastamız nasıllar bugün?"
Gayri ihtiyari cevap verdim:
— Ölü.
Hemşire şaka yaptığımı zannederek:
— Çok şakacısınız.
"Gayet ciddiyim." dediği esnada o da babamın ölü olduğunu önce yüzünden sonra nabzını yoklayarak anladı. Doktora haber verildi. Diğer klasik hastane prosedürleri falan başladı. Babamın arkadaşlarına ulaşılması gerekiyordu. Lakin ben senelerdir görüşmediğim gibi babamla, onun arkadaşlarıyla da pek bir bağım hiç olmamıştı. İki yabancının tesadüf eseri rastlaşması sonrasında bile aralarında daha fazla birer bağ oluşma ihtimali varken, babamla benim aramızda üzerine mermer düşmüş bir çimenin perişan halde olduğu yerde sararmış, dağılmış bir ortak mazimiz vardı.
Sordu:
— Babamın arkadaşlarından hiç tanıdığınız var mı?
Cevap verdim:
— Hayır. Hiç kimseyi tanımıyorum, dedim.
Cümlemdeki o büyük yokluğu gidermek için "Babamın çok samimi olduğu tek bir dostu vardı. O da Neriman Hanımdı. Yıllardır huzur evinde birbirleriyle arkadaşlık ettiler. Neriman Hanım için huzur evinden izin alabilirsem onu da cenazeye getirmek istiyorum. Ayakları tutmuyor. Yardımcı olur musunuz, bana?"
Yine "Olur," anlamında başımı salladım. Kalktık, huzur evine gittik. Neriman Hanıma alıştıra alıştıra babamın öldüğü haberini verdik. O derece kanıksamıştı ki; dinledikten sonra ağzından tek bir cümle çıktı. "Önce ben gidecektim. O uğurlayacaktı beni. Olmadı..."
Bir ağacın altındaki aile kabristanındaki lahit mezara annesinin yanına defnettik, babamı. Vasiyeti böyleymiş. Bundan bile haberim yok. Ölmeden önce benden üvey kızkardeşime hiç bahsetmemiş. Bunları hep sonradan öğreniyorum. Anneme dair birçok şeyi ise; babam uzun uzun nakletmiş.
Defin işleri bitiyor. Neriman Hanımı huzurevine bırakıyoruz. Huzurevinin kapısının önüne çıktığımızda ayrılmazdan hemen önce aklıma geliyor:
— Adınız neydi?
— Ada.
O da bana soruyor:
— Peki sizin.
— Ata.
Gülüyoruz. Acı bir gülümseyiş bu...
Birbirimizle bir daha görüşmeyeceğimiz o kadar belli ki. Bir telefon alışverişi olmuyor aramızda.
Ve ikimiz iki ayrı yöne doğru yürüyerek oradan uzaklaşıyoruz.